Verification: 57f608bc27c3fbc6

BİZLER CUMHURİYET DELİSİYİZ!!! BİZE HERGÜN BAYRAM.....

Zanox satış ortaklığı HTML kodunun [LE269] BAŞLANGICI [LB269]

 


Günün Fırsatı

GİYCEM
Zanox satış ortaklığı HTML kodunun [LE269] BAŞLANGICI [LB269]

KUR'AN'DA BAHSEDİLEN UZAY'DAKİ GEZEGENLER VE CANLILAR

 

 

 

KUR'AN'DA BAHSEDİLEN UZAY'DAKİ GEZEGENLER VE CANLILAR

Ankebut Sûresi 29/22 "Siz ne yeryüzünde ne de gökte Allah'ı aciz bırakamazsınız ve siz Allah'ı bırakıp da ondan başka bir dost ve yardımcı'da bulamazsınız."

Fatır Sûresi 35/44 "Ne göklerde ve ne de yeryüzünde hiçbir şey Allah'ı aciz bırakamaz."

Kur'an-ı Kerîm'de canlı cansız, melek, insan ve hayvan bütün yaratıklar için ortak kullanılmakta olan herkes her şey gibi isimler de vardır. Bunları Göklerdeki meleklere ve bazen cinlere, yeryüzünde de insan ve hayvanlara yorumlarız.

Hacc Sûresi 22/18 "Görmedin mi göklerde olan herkes ve her şey ve yeryüzünde bulunan herkes ve her şey güneş, ay, yıldızlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve pek çok insan gerçekten Allah'a secde ediyorlar. İnsanlar'dan çoğu da vardır ki onlara azab hak olmuştur."

Bu genel ifadeleyi göklerde olan meleklere yorumlarız. Allahın, kanunlarına boyun eğen yıldız, gezegen ve diğer cansız nesnelere yorumlarız.. İnsan, hayvan ve bitkileri de dünya için düşünürüz.

Nemi Sûresi 27/65 "Yerde ve gökte Allahtan başka hiç kimsenin gaybi ve nihai sonlarının ne zaman geleceğini bilemiyecekleri" anlatılıyor. Allah'ın, yerde ve göklerde gizlenen her sırrı açığa çıkarttığı ifade ediliyor.

Burada göklerde kimin bir sırrı olabilir diye düşünürüz. Ve meleklerin sır gizleme gayreti içinde olmalarını kabulleniyoruz, çünkü onlar her zaman itaaat içindedirler ve bir suçları bulunmaz. Şeytan da aleni olarak her şeyi yapar. Geriye ise İnsan ve Cin türü kalır. İlahi kanunlar içinde ve Allah'ın gerek din ve gerek tabiat olarak koyduğu kanunların altında kalırlar. Allah yeryüzünde olsun göklerde olsun her yerde ve bütün mekânlarda insanları kulluğa çağırmıştır.

Rum Sûresi 30/18 "Göklerde ve Yerde Hamd onadır. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine ulaştığınızda Allah'ı teşbih edin"

Bazı alimler bu anlaşılmaz teşbih işini hayvanata ve nebata ya da cansız nesnelere has görürlerken bize göre bu anlayış tarzları bizleri göklerde insan gibi canlılar olabileceğine götürür.

Rad 13/15 "Göklerde ve Yeryüzünde kimler varsa onlar da, gölgeleri de sabah, akşam ister istemez Allah'a secde ederler."

Secde boyun eğme ve itaatin en ileri mertebesidir. Melekler itaat ve secde içinde. Onlar olamaz. Melekler ve Cinler lâtif varlıklardır. Böyle olunca da onlaın gölgeleri yoktur. Oysa Âyette yeryüzünde olduğu gibi göklerde de kendileriyle birlikte gölgeleri de secde yapan kimselerden ve nesnelerden söz edilmiştir. Bunlar melek ve cinlerin dışında canlılar olmalıdır.

Gölgelerin secdesine gelince bu güneşin veya herhangi bir ışık kaynağının hareketine göre gölgenin uzama, kısalma ve yön değiştirme hareketidir. Ve bu konuda az önce bahsettiğimiz tabiat kanunlarından biri hükmünü icra etmektedir, ibadet içinde olan bir kimse de ona göre bir gölgeye yol açacaktır.

Rahman 55/29 "Göklerde ve Yeryüzünde kimler varsa hepsi her şeyi ondan ister. Allah her gün her an bir yaratma işindedir."

Melekler dahil bütün yaratıklar heran Allah'a muhtaçtırr lar, eğer göklerde Allahtan rızk isteyenler varsa bunlar meleklerin dışında varlıklar olmalıdır. Âyetin genel ifadesi içinde istenen şeylerin neler olduğu bilinmiyor. O zaman başka gezegenler olma ihtimali güçleniyor.

Nahl Sûresi 16/49 "Göklerde ve yeryüzünde olan canlılar ve melekler onlar hepsi de büyüklük göstermeden Allah'a secde ederler."

Bu Âyette yerde ve göklerde Allah'a secde eden canlılar ile bunlardan ayrı olarak aym ibadeti yapan meleklerin varlığından söz edilmiş olabilir. Göklerde varlıklarından söz edilen "devabb" canlılardan kasıt bazı müfessirlerin dediği gibi gerçekten melekler midir. Fahruddin Er Razi (Vefatı 1210) ünlü bilgin göklerde de yerdeki insanlar gibi yürüyen canlıların olabileceği ihtimalini göz ardı etmez.

Nur Sûresi 24/45 "Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor ve kimi de dört ayağı üstünde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır."

Bu Âyette "dabbe" canlının sudan yaratıldığı bildirilmekte ve ardından sürüngenler ile ayaklan üstünde yürüyenler bu türün bir tanıtımı olarak sunulmaktadır. Melekler Nur'dan, Cinler Nar'dan (Ateşten) yaratıldıklarına göre onların sudan yaratılan bu canlılar içinde yer almamaları gerekir.

Sura Sûresi 42/29 "Gökleri yeryüzünü ve bunlar içinde üretip yavdığı canlıları yaratmasıda onun varlığının ve yüceliginin delillerindendir. O dilediği zaman bunların hepsini bir araya toplamaya da güç yetirir."

Bu Âyette de dabbe kelimesi kullanılmış ve bu canlıların üreyip bir noktadan diğer yerlere doğru yayılmasından söz edilmiştir. Meleklerde erkeklik ve dişilik olmadığından onların çoğalıp yayılma kanunlarından söz edilemez. Her zaman olduğu gibi gökleri meleklere, yeryüzünü insanlara ve hayvanlara tahsis etmişlerdir. Son kısımda yer alan yer ve gök camlılarının buluşmalarım da sadece kıyamet sonrası hayatla ilgili görmüşlerdir. Esas görüş bu olmakla beraber Zemahşeri, Razı, Neysaburi ve Ebussuud Efendi gibi müfes-sirler bu Ayetin tefsirinde göklerde insan ve hayvanlar gibi yürüyüp gezen canlıların olabileceği ihtimali üzerinde durmaktan da kendilerini alamamışlardır.

Talak Sûresi 65/12 "Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır. Onun emri bütün bunlar arasında durmadan iner durur. Allah'ın bunları yaratıp emirler indirmesi onun gerçekten her şeye gücü yettiğini ve bilgisiyle her şeyi kuşatmış olduğunu bilmeniz içindir."

Müfessirler yerlerin sayısının yedi olduğunu gösteren Kur'an Ayetinin tek bu olduğunu söylerler. Fakat onlar çoğunlukla bunu yerin tabakları olarak anlarlar. Eğer kainatta başka dünyalar daha varsa bunlar elbet boş alanlar olmayıp dünyamız gibi kendi ortam ve şartlarına uygun canlılarla dolu olacaklardır. Peygamber "YEDİ ARZ"âan diğer bir deyişle gökler sayısında yerkürelerden söz ederken bununla o içinde hayat ve hayat imkânları olmayan içleri boş gezegenleri kasdetmiş olamaz. Eğer peygamber onları arz /yer küresi olarak nitelendirmişse bu, oralarda dünyamızda olduğu gibi canlılar bulunduğunu anlatmak için olabilir. Hazreti Peygamber bizim dünyamızdan başlayarak diğer dünyaları sayarken sonuncu arz için "EN UZAK ARZ" tabirini kullanmıştır. Peygamber yerküreleri sayarken önce bulunduğu yerden başladığı için en sonuncusunu bu şekilde nitelendirmiş olmalıdır. Aslında uzayda aşağüık ve yukarılık yoktur. Sadece uzaklık ve yakınlık vardır.

Her bir arz küresi yaşamaya uygun bir yer olmalıdır ki, Hz Muhammedi'm sözlerinde "Eğer siz en uzak arza iple bir yol bulup, bir adam sarkıtıp gönderseniz O adam orada da yine Allah'a onun hükümran olduğu bir yere inmiş olur" (Tirmizi'nin Tefsiri) Bu da orasının yaşanabilir bir yer olduğunu gösterir.

Başka dünyaların varlığını ve oralarda insanlar gibi canlıların bulunduğunu ihtimalsiz ve açık olarak kabul eden Ibn Abbas (vefatı 687) olmuştur. Yerlerin sayısıyla ilgili Âyetin tefsirinde şu sözlerine yer verirlerki biz onun bu sözleri peygamberden alıp almadığını bilmiyoruz. Allah "7" arz yaratmıştır. Her arzda sizin peygamberiniz gibi bir peygamber, Adem gibi bir adem, Nuh gibi bir Nuh, İbrahim gibi bir İbrahim ve İsa gibi bir İsa vardır."

Her arzda dünyamız insanları gibi insanlar olduğunu söyleyen Ibn Abbas yerkürelerin çokluğu ile ilgili Âyeti bu şekilde açıkladıktan sonra "Eğer size bu Âyetin açıklamasını yaparsam kafir olur yani onları inkâr edersiniz."<"> Hatta ona maledilen bu sözlerinde o kıyamete doğru yeryüzüne inen çeşitli gök melekleriyle insanları konuşturacak kadar ileri gider.

İnsanlığa fayda ve doğruyu anlatan bilim adamlarının üstünlüklerinden bahsederken şöyle der Hz. Peygamber "Allah, Allanın melekleri, gökler halkı ve yerler halkı, hatta yu-vasındaki karınca ve sudaki balıklar insanlığa hayrı öğreten alime dua ederler."

Burada dünyalardan çoğul olarak bahsetmiş ve diğer yandan meleklerden aynı gökler halkından söz etmiştir. (Tirmizi'nin kitabı) Şu sözleri ise düşündürücüdür.

"Eğer Allah gökler halkına ve yer halkına azap ederse haksız olarak azab etmez. Eğer onlara Allah merhametli davranırsa onun bu rahmeti kendilerinin ibadet ve iyi işlerinden daha üstün olur."

(*) Taberi Tefsiri.

Sırf itaat içinde olan meleklerin cezayı gerektirecek bir davranışları bulunmaz. Bu yönden "Gök ehli" ifadesi burada onların dışındaki canlılara yorumlanabilir. Peygamber bir konuşmasında da göktekiler için Abd:Kul tabirini kullanır. O Allah'a bir övgü ve Peygambere gönderilen bir selamın gökteki veya gökle yer arasındaki her kula erişeceğini söyler.

Hz Peygamber "Eğer gök halkı ve yeryüzü halkı bir mümin kişinin kanma ortak olsalar Allah onların hepsini cehenneme atıp kapatır" (Tirmizi Dıyat kitabı)

Bu hadis sağlık bakımından garib görülmüşse de buna benzer hadislerin konusuna değinmektedir. Kim olursa olsun hukuk dışı cana kıymak aslında dinde şiddetle yasaklanmıştır. Gerek yeryüzünde ve gerek göklerde insana zarar verebilecek bir takım kötüler olmalıdır ki biz peygamberin uzay duası diyebileceğimiz onun besmele çekip şu duada bulunduğunu görürüz.

"Allanın adıyla öyleki (bir iş) onun adıyla olunca ne gökte ne yerde hiçbir şey bize zarar veremez o tam işiten ve tam bilendir" (İbni Müca Dua Kitabı)

Kur'an'da insanın madde ve mânâ yollarında yürüyüp ilerlemesi istendi. Ve insana madde ve mânâ alemleri olabildiğince açıldı. İnsanın fiziki ve maddi alemlerde ve de manevi bir alanda ilerleyip yükselmesine dinde bir engel konulmamıştır. İleri hedefler gösterilmiştir.

Zaiyat Sûresi 51/22 "Göklerde rızkınız ve size vadedilen şeyler vardır"

İnsanoğlu yeryüzünü ve kendisini incelemeden ve burada huzurlu ve sağlam dayanaklara dayanmadan göklere atılım yapamaz yahut çok sınırlı bir atılım içinde olur. Bu Âyette insanlara göklerde rızıkları olduğu haber verilmiş ve bu arada başka şeylerde vadedilmiştir.

Gökten rızık beklemek ile göklerde nzık ve canlı hayatın varlığım düşünmek veya böyle bir şeye inanmak ayrı ayn şeylerdir.

Hadid 57/25 "Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için onlara kitaplar ve ölçüler indirdik. Biz ayrıca kendisinde hem çetin bir sertlik ve hem de insanlar için faydalar bulunan demiri indirdik."

Bu vahiy tarzı demirin peyderpey toz halinde yeryüzüne indiğini gösterir. Vahyin ışığı ve onunla konulan hükümler ve adaletle nasıl insanlığa bir yön ve düzen verilmek isteniyorsa bunun gibi gökten serpilen demir cevheriyle yer kürede bir denge korunmuş oluyor.

Kur'an'da tüm yerler gökler ve varlık hatta insanm yapısı hakkında verilen bilgilerden o kadar emin olundu ki, insanlık bunları keşif yolunda ilerledikçe kendisini Kur'an gerçeği karşısında bulacağı kesin olarak vurgulanmıştır.

Fussılet 41/53 "Gerek onları çevreleyen alemlerdeki ve gerek onların kendi varlıklarmdaki (Varlığımızın belgeleri) Ayetlerimizi onlaragöstereceğiz. Sonuçda Kur'anın gerçek olduğu onlar için apaçık ortaya çıkacaktır.Rabbinin her şeyi görüp bilmesi sana yetmez mi?"

Âyette geçen Afak kelimesi yerler ve gökler olarak yorumlanırken, enfüs kelimeside insanın maddi ve ruhi yapısı olarak yorumlanmıştır. Burada konumuz açısından önemli olan bilim çağma gelineceği ve göklerde keşiflerin başlıyaca-ğınm Kur'an'da haber verümiş olmasıdır. İnsanlar artık gökle ilgili gerçekleri bizzat oralara gidip öğrenebileceklerdir.

Hz. Peygamber insanların uzaydan bilgi toplama arzularını şöyle dile getirmiştir: "Eğer din Süreyya Yıldızında olsaydı faris milletinden bazı adamlar oraya gider ve O ilmi oradan alırlardı."

Hz Peygamber bu konuşmasını Selman El Farisi'nin kendi yanında bulunduğu bir sırada yapmış ve onun gerçek dini arama hırsım dile getirirken arap olmayan unsurlarında bilime yapacakları katkıyı anlatmıştır. İslâmiyet bilimi dinden ayrı bir şey değil onun dinin bir parçası ve uzantısı olarak görmüştür.

Uzay ve Varlığa ilişkin gerçeklerin ortaya konulması bilim çevrelerinde pek çok dinin yıkılışını da beraberinde getirecektir. Kur'an'ın gerçeğide ortaya çıkacaktır. Uzayı keşif ve oralardan veya oralar hakkında bilgi toplama insanlığa göklerin fetih yolunu açmış olur.

Rum Sûresi 17/18 "Haydi Akşama girdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı teşbih edin." "Göklerde ve yerde hamd ona mahsustur. Gündüzün son bölümünde ve öğle vaktine eriştiğinizde de onu teşbih edin"

Allah bu Ayetinde göklerde de kendisine kendisine ibadet edilmesinden ve insanın ona kulluğundan vazgeçmemekte yeryüzünde insandan istediklerini oralarda da istemektedir.

Bu Âyetlerde namaz kılınacak vakitler tayin edilmiştir. Burada ayrıca insandan göklerde de hamd etmesi ve daha doğrusu oralarda da namaz ibadeti ondan istenmektedir. İnsan burada belirtilen zamanları bulduğunda göklerde de namaz ibadetiyle yükümlü kılınmıştır ki, bu da elbet mümin bir kişi olacaktır. Böylece göklerde de dünyada olduğu gibi inanan ve inanmayanlar ve çeşitli dinler yerlerini alacaktır. Evren bilgisi geçmişte bilinmiyordu. Hak ve Batıl din ve mezheplerle bunların öngördüğü tüm ibadetler ve ahlâk da elbet buradan göklere giden insanlarla oralara taşınacaktır. İslâmdaki namaz oruç ve zekât gibi vecibeleri oralarda yerine getirmek zor olmayacaktır. Kıble tayini bir içtihad işi olacaktır. Göklere giden müslümanlann Beytullahı bu yerkürededir. O yüzden Hac için oradan buraya geliş kolay olmayacaktır. Kur'an'da haccm Beytullaha bir yol (imkân) bulanlara farz olduğunun bildirilmesi (Ali İmran 99) rahatlatıcı olmaktadır.

Göklerdeki başka dünyaların insanlık ve dinleriyle karşılaşırlarsa durum ne olacaktır. İslâm orada da kendisi gibi tevhid inancma sahip en son gelmiş bir dinle karşılaşacaktır. Hz Peygamberin "Yedinci Arz'a gönderilen bir insanın orada yine Allah ile karşılaşacağını bildiren sözleri buna imkân vermektedir. Allah heryerde aynı Allah'tır. Temel İslâm inanç esasları ve hukukun temel ilkeleri aynı olacaktır. Ancak heryerin şartlarına göre teferruat elbet farklı olmak durumundadır.

Her yerküresine gönderilen peygamberler Ibn Abbas'm bselirttiği gibi farklı kişiler olacaktır. Oralarda da islâm ile karşılaşılacak olması dikkat çekicidir.

Kitap boyunca Dünya ile Uzay arasındaki bağlantının Mu Kıtası-Ortaasya'daki atalarımız ve bizler ile olan bağlantısını açıklamaya çalıştım. Bu halkayı İslâmiyet ile tamamladım. Celallerin Yeniçeri Hocanın Kur'an tefsirlerinde açıklamaya çalıştığı bilgiler bize Uzaydaki başka gezegenlerde insanların bulunduğunu ve bu insanların da Allah'ı bilen ve inanan insanlar olduğunu göstermektedir. Böylece o gezegenlerde yaşayan ve dini İslâm olan insanların bulunabileceği gerçeği de ortaya çıkmaktadır. O zaman Türkler'in Köklerinin o gezegenlere dayandığım söylersek, teorimizin doğruluğu ortaya çıkar.

Önemli olan ben müslümanım diyen her insanın Allaha kulluk ve insanlara yaptığı iyilik ölçüsünde değerlendirilmesidir. Bu da yüksek bir düşünce gücüyle olur. Bizden üstün olan bu insanların rızık için Allah'tan yardım beklemelerinden, ibadet için getirilen ölçüye kadar her şeyleri bizlere benzemektedir. Onların içersinde de iyi veya kötü insanların olabileceği de bildirilirken, burada Hazreti Muhammed'in bildirdiği 7 ARZ olayı dikkat çekicidir.

Mesela güneş sisteminde yeralan gezegenler Dünya hariç Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Neptün ve Plüton olarak bilindi. Hazreti Peygamber "7" Arz ile güneş sistemimizdeki bu gezegenleri bahsetmiş olabilir mi? Çünkü en uzak gezegen Plüton'dur.

En uzak arz olarak burasının bahsedilmiş olması muhtemeldir.

Biz veya herhangi bir müslüman ülkesi yaptığı uzay çalışmaları sonucunda başka gezegenlere gidebilecek bir uzay gemisi yaptığında yolculuğa başlar. Gittiği Mars gezegeninde yaşayan insanlarla karşılaştığında onlarla bilgi alış verişine girdiğinde konu bir süre sonra Din meselesine gelecektir. O zaman müslüman astronot kendi dinini anlatacaktır. Onların dinini de öğrenmeye çalışacaktır. Bu durum diğer dinlerin astronotları içinde geçerlidir. Celalettin Hocanın tefsirleri sonucunda öğrendiğimiz şudur: "Uzayın neresine giderseniz gidin O büyük yaratıcıyı, yani Allah'ı görürsünüz. Onun büyüklüğünü daha iyi şekilde hissedersiniz."

Benim dikkatimi çeken bir başka nokta ise Ibn Abbas'ın söylediği Kıyamete yakın dünyaya inecek olan melekler sözcüğü, bunun anlamını ise uzaydan gelecek olan ziyaretçiler olarak yorumlayabilirmiyiz. Belki de bunun doğru olup olmadığını tesbit etmemizin imkânı yok ama, bir gerçek var ki O'da bilgili bir kişi olduğu ve bazı ilahi sırlan bildiğidir. Bu bilgilerin kaynağıda Hazreti Muhammed'dir. Kendisi ayrıca ilk hadis toplayıcılardandır.


Günün Fırsatı

Uzay Âyetleri Tefsiri'ni okuduğumda aklıma gelen ilk şey Diyanet İşleri Başkanlığı'nm birkaç yıl önce başlattığı bir proje idi. Kur'an-ı Kerîm'in yeniden tefsiri başlatılmıştı. Bu tefsir için islâm Ülkelerinin önde gelen ilahiyatçıları ile görüşülmeye başlanmıştı. Bu tefsiri yapacaklar arasında fizik, kimya, matematik, astronomi uzmanlarının yanısıra Doktorlar gibi bilim adamlannmda bulunması düşünülüyordu. Böyle bir tefsir olayının çok geniş ve bilimsel bir şekilde yapılması artık zaruri bir ihtiyaç haline geldiğine inanıyorum. Çünkü Kur'an'm ilk tefsirlerinin yapıldığı günümüzden 700-800 yıl önceki bilimsel gelişme bugünkü gibi değildi. Mesela Evrenin genişlemesinin 1400 yıl önceden bildirilirken, bunun öğrenilmesi ancak 21'nci yüzyılda kabul ediliyordu. Hayatın başlamasının büyük patlama bing-bang ile olması gibi daha bir çok konu Kur'an-ı Kerîm'in gerçekten Allanın Sözü olduğunu göstermektedir. Çünkü bilim ile çatışmayan ve bilimin vardığı sonuçlan doğrulayan Kur'an-ı Kerîm'in her geçen zaman içersinde yeni mucizelerinin çıkacağına inanıyorum.

Göklerdeki canlılar sözü hocamızın dediği gibi Allah'ın emrinden çıkmayan melekler anlamına gelirken yüzyıllar önce yapılan tefsirlerde bildirilmekte, O zamanki İslâm alimleri Uzayı ve oralardaki başka gezegenlerde insanların olabileceği fikrini bilmiyorlardı.

Bugün milyonlarca insan uzaydaki hayata inandığına göre "Göklerdeki Canlılar/' "Gök Ehli" ve "Gök Halkı" sözleri bizim gibi insanları kastedmektedir. Ondan dolayı ben de diyorum ki:

1- Uzayda Hayat Vardır.

2- Başka Gezegenlerde Yaşayan İslâmı bilen insanlar vardır.

3- Bu insanlar arasında bizimde Atalarımız ve köklerimiz vardır.

4- Gün gelecek bunlarla görüşeceğiz. Ne zaman olacağım bilemiyorum.

Bir konuya dikkat çekmek istiyorum: Yurtdışı'ndaki bazı tarikatlar var. Bunların felsefeleri şudur. Dünya'da insanı uzay gemileri ile gelen uzaylılar yaratmıştır. Tüp Bebek ve Klonlama olaylarını düşünün. Gün gelecek bu uzaylılar dünyaya inerek kendilerine inananları kurtararak kendi gezegenlerine götüreceklerdir. Bu kıyamet denilen olaydır. Ne yazıkki Türkiyede de gençler arasında bu felsefeyi benimseyenler vardır. Bu çok saçma bir düşüncedir. Hatta bir yerde Allah'ı redd etmek gibi bir şeydir. Ben buna karşı olduğumu belirterek kabul etmiyorum. Çünkü Allah'ı ve onun varlığını anlamak için sadece Dünya'ya değil, evrene de bakın Onun büyüklüğünü her yerde göreceksiniz.

KUR'AN-I KERÎM'DE BAHSİ GEÇEN UZAYDAKİ CANLILAR

Kur'an-ı Kerîm'de yer alan bilgiler arasında uzayda hayata ilişkin bölümler yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Bir çok Tefsir alimi bu konulan incelemişler ve yazdıkları kitaplarda yer vermişlerdir. Bunlardan bir tanesi İsaretül-i-caz adlı tefsir denemesinde Bakara Süresindeki " O Allah ki, yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi ve onu 7 uzay halinde düzenledi. O, her şeyin gerçeğini bilendir "Ayetini yorumlarken "Yedi" kelimesi üzerinde uzun uzadıya durur ve bu Ayetten "Yerküremiz gibi atmosferi bulunan yedi dünyayı anlamanın" mümkün olabileceğini hatırlatır. O zaman yedi dünyadan ve üzerinde yaşayan insansı varlıklardan söz etmek pek de akıl dışı olmayacak.

Uzayda hayat var mı?

Uzayda melek ve ruhanilerin varlığı yeryüzünde insan ve hayvanların varlığı kadar kesin diyebilirim. Kur'an-ı Kerîm bu gerçeği bir çok Âyette anlatır. Çağdaş bir kelamcı ve çağımızın orijinal Kur'an yorumcularından bir olarak kabul edilen Saidi Nursi "Sözler" adlı eserinin 33 bölümünden birini tamamen Melekler, Ruhaniler ve Uzayda Hayat konusuna ayırmış. 29 Söz'ün tamamında bu meseleyi ispat etmeye çalışmıştı.

Burada dikkatimizi en çok çeken bir cümle var ki bu çalışmamızın da kalbini teşkil ediyor. Ona göre çok değişik ve cins ve türdeki uzaylıların tamamı Kur'an tarafından Melek ve Ruhaniler diye isimlendirilmişlerdir.

ilerleyen bölümlerde melek nispeten nesnel varlıkları, ruhani soyut varlıkların adıdır. Saidi Nursi'nin Kadir Sûresinin "O gecede melekler ve ruh Rablerinin izniyle yeryüzüne inerler," mealindeki Âyetinin yorumunu yaptığı bölümden bir pasaj aktaralım.

"Hakikat katiyyen gerektirir ve hikmet kesinkes ister ki, yeryüzü gibi, uzayın da -hem de bilinçli sekeneleri- (oturanları) bulunsun. Ve o sekeneler yaradılış bakımından oturdukları yıldızlara uygun yaradılışta olsun. Kur'an bütün bu varlıkları melek ve ruhaniler diye isimlendiriyor."

Evet kitap boyunca işin gerçeği bunu gerektiriyor. Uzayda bizim gibi canlılar var. Nitekim dünyamızın küçüklüğü ve basitliğine rağmen bilinçli yaratıklarla dopdolu olması, bu dünyanın üzerinden milyarlarca insanın gelip geçmesi üzerine yıldızlarla, güneşlerle ve gezegenlerle bezenmiş uzayda da şuurlu ve idrak sahibi yaratıklarla dopdoludur. O yaratıklar da tıpkı melekler ve insanlar gibi şu muhteşem kainatın seyircileri, gözetleyicileri ve yorumcularıdır. Uzayın yapısı, niceliği ve niteliği böyle yaratıkların varlığını gerektiriyor. Zorunlu kılıyor.

Saidi Nursi yorumuna şöyle devam diyor: "Evrenin bu muhteşem varlığı çaplı ve geniş bir tefekkürü, onu tam anlamıyla kavrayacak bir kulluğu gerektirir. Oysa insanlar ve cinler bu tefekkür ve kulluğun milyonda birini belki yapamıyorlar. Bu muhteşem yaradılışı daha üst bir şuurla (akıl ile) temaşa (izleyecek) edecek ve onun yaratıcısına karşı şükranlarını sunacak daha üstün formda yaratılmış varlıklara ihtiyaç vardır. Melek ve ruhaniler de bunlardandır."

Bazı hadislerin bize verdiği işaretlerden şunu anlıyoruz ki, bu yaratıklar uzayda başıboş gibi görünen seyyar cisimleri,meteor, bulut tanımlanamayan uçan cisimleri yıldızlan karanlıkta akıp giden yıldız şeklinde algıladığımız UFO'lan da bu çerçeveye sokabiliriz. Binek olarak kullanıp evrenimizde olup bitenleri temaşa ediyorlar (izliyorlar)

O varlıklar bu seyyarelere hızla akıp giden görünüp ve bir anda yok olabilen şeyler binerek yaşadığımız şu nesnel dünyayı gözetlerler. Bineklerinin tesbihatını yaparlar." (Sözler 29'ncu söz Mukaddime)

... Burada seyyare kelimesine küçük bir not düşelim. Teyyare uçan kanatlı nesnelere verilen isimdir. Seyyare ise uçmaktan çok son derece büyük bir hızla akıp giden kanatsız vasıtaları anlatmaktadır. Her ikisi de binek diye anılmaktadır. Acaba UFO'ya yani ingilizcedeki uçan tanımlanamayan cisim'e tek kelimelik bir isim verilmek istenseydi seyyar 'den uygun ne bulabilirdik. Yukarıda Saidi Nursi'den aldığımız metinde tek bir şey yaptık. Bilinen klasik ifadelerin yerine mesela sema yerine UZAY şuur yerine BİLİNÇ gibi günümüzde kullanılan kelimeleri yerleştirdik. Ve gördük ki "Pekala Uzaylılar var" ve üstelik bizi gözetliyorlar. (Ay'a inen Apollo ekibini bir kraterin içinden gülerek seyreden uzaylılar örneği gibi)

Arapça'da Tare uçtu demektir. "Tayr" ise uçan şeye verilen ad. Geçmişte bir tek kuşlar uçtuğu içinde Kur'anda ve Hadiste tayr kelimesinin geçtiği yerde bu kelime kuş olarak isimlenmiştir.

Kur'an'ın belirttiğine göre Hazreti İsa, imana çağırdığı insanlara şöyle diyordu "Ben size çamurdan kuşa benzer bir şey yaparım. Sonra ona kendi ruhumdan üflerim yani enerji yüklerim. O'da Allah'ın izniyle uçar," diyordu. Demek ki her uçan şey kuş değildi. Çünkü yüzlerce yıl geçtikten sonra insanoğlu uçakları yapti. Ay'a gidecek roketleri bugünde dünyayı kısa sürede kat edecek uzun menzilli uçakları yaptı. Kur'an-ı Kerîm'in indirildiği dönemlerde insanların havada kuşlar gibi uçabilmeleri veya uçan araçlara sahip olmaları söz konusu değildi. Kutsal kitabımız dünyanın sonuna kadar var olacağına göre Tayr sözünün anlamı geniş olmaktadır.

UZAYLILARA İTİRAZ

Uzaylılar var denildiği zaman hemen ileri sürülen bir itiraz vardır. Deniliyor ki "Güneş sisteminde başka dünya yok. Bize en yakın yıldız grubu yani galaksi Andromeda'dır ve bize şu kadar milyar ışık yılı mesafededir. Bu kadar uzun bir
mesafeyi varlıkların aşıp gelmeleri mümkün değildir. Bu izah daima ileriye doğru akmak üzere programlanmış insan mantığının bir eseridir. Oysa ışınlanma ve rölativite bu itirazları sonuçsuz bırakmaktadır. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Süleyman'ın  (gidişi bir ay, gelişi bir ay) diye nitelendirilen bineği ile Belkıs'ın tahtının bir saniyenin de altında bir zaman içinde Yemen'den bugünkü Kudüs'e ışınlanması bu itirazlara açık cevap veriyor. Sebe Sûresinin 10 Âyet ve devamı) Guduv gidişi, revah gelişi anlatır. Kısacası Süleyman'ın bineğinin hızı gidiş dönüş 60 gün/ saattir. Kur'an'ın ifadesinde bir gün, bizim saydıklarımızla 1000 (bin) yıldır. Demek ki Süleyman'ın bineğinin hızı 1000 60=60 bin yıl/saattir. Bu da saniyede 1000 ışık yılı demektir.

İnsanın keşfettiği en büyük hız şimdilik ışık hızıdır, (saniyede 300 bin km) Oysa Tasavvufta Nur hızı denilen ve hayalden daha süratli olan bir hız birimi vardı. İşık uzayın bütün kavislerini ve bükeylerini tarayarak geçer. Hz. Süleyman'a verildiği belirtilen bineğin hızı ışık hızından da yüksektir. Bu da akla ışınlanmayı getiriyor. Işınlanmanın sürati göz açıp kapayıncaya kadardır. Belkıs'ın tahtı bu sürede Yemen'den Kudüs'e taşınmıştır ve üstelik bunu da "Reculün indehu mi-nelkitabi ilmün (Kitabi bilgilere ki, bu tecrübi bilgileri de anlatıyor. Sahip bir adam) diye vasıflandırılan bir insan başarmıştı. Bu ifade bize bilimsel çalışmalarla insanların varabileceği sınırlan çok net olarak gösteriyor.

Çünkü bu işi yapmaya cin taifesinden bir ifrit de talip olmuştu. Ancak onun tanıdığı süre biraz daha uzundu. Yani Ayağa kalkıp oturacak kadar bir süre Hz Süleyman bu süreyi uzun buldu ve bugünün ifadesiyle teknolojik bilgiye de sahip olan yardımcısından talep etti ve taht biranda hazır oldu. Belkıs gelip de tahtını orada bulunca ona soruldu? Bu taht senin mi? Belkıs'ın verdiği cevap bugün sanal gerçekçilik diye nitelendirilen bilimin de ilk tanımı idi? Sanki o Biz kendimizi ışık hızına hapsedip onun üzerine çıkılmayacağını inanıyoruz çünkü bilgilerimiz ilkel. Peki ışık hızına hapsedilmiş olmamız başka yaratıkların da bu hıza hapsolunduğuna inanmamızı gerektirmez.

Uzayda elbet tabiatları yaşadıkları gezegenin tabiatına uygun dizayn edilmiş varlıklar vardır.

DABBE (İNSANA BENZEYEN CANLI)

Bu kelime ile kastedilen varlıkların metabolizma olarak bize benzeyenler olmasıdır. Elmalılı Hamdi Yazar Hak Dini adlı eserinde dabbe'yi şöyle tefsir ediyor: "Hafif hissettirmeden yürüme debelenme demektir. Hayvanlar ve böcekler için kullanılır." Bu tefsir yazıldığında dünyadaki teknolojik gelişmeler daha azdı. 1930'lar da yazılan tefsir bugün Kur'an'm en çok bilinen tefsirlerinin başında gelir. "Allah her dabbeyi sudan yarattı. Onların bir kısmı ayaksızdır karnı üzerinde sürünür, bir kısmı iki ayaklıdır, bir kısmı dört ayak üstünde yürür" 24/25

Bütün yürüyen canlı türlerini içine alır. İkincisi "Dabbe" diye nitelenen varlıkların yerde ve gökte bulunduğunun be-lirtilmesidir.

Dabbe kelimesinin Kur'an-ı Kerîm'de ilk geçtiği yer Bakara Sûresi'nin 164 Âyetidir. Bu Âyette "darbe" kelimesiyle yeryüzündeki kuşlar hariç her türlü yürüyen canlılar kastedilmiştir.

İkinci darbe kelimesi ise Huda Sûresi'nin 6'ncı Âyetinde geçer. Burada da yeryüzündeki darbelerden söz edilir. "Yeryüzünde rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur ki, onların karar kıldıkları yeri de varacakları yeri de bilir. Bu bilgilerin hepsi kitaba-ı Mümin'dedir." Âyette Dabbe'nin nekre belirsiz isim olarak kullanılması çok ilginçtir. Bu ifade tarzıyla Cenabı Hak Âyette geçen Dabbe'nin kesinlikle "hayvan" tarifi içine girecek dabbeden olmadığına, onun başka bir varlık olduğuna dikkat çeker.
Nemi Sûresi 82 Âyetin tefsirinde ise bu dabbenin maksadın ne olduğu netleşir. "Deprenip duran her türlü canlı" anlamında kullanılmış. Ayette geçen fil Ardi (yeryüzünde) ifadesi tahsis için değildir. Yani bu kelimenin sadece dört veya daha çok ayaklıları değil aynı zamanda iki ayaklı insan gibi varlıkları da kapsamına aldığını hatırlatmak içindir.

BİZE BENZEYEN VARLIKLAR

İlginç bir husus dikkatimizi çeker bu Âyetten sonra Allah'ın, Uzayı ve uzayın altı günde yaratıldığını anlatan Âyetin gelmesidir. Dabbe kelimesi aynı Sûrenin 56 Âyetinde de geçer. Burada da benzer ifadeler kullandır. Ancak bu sefer dabbe'nin mekânı belirtilmemiştir ve bütün yaratıkların Allah tarafından idare edildiği hatırlatılır. Dabbe kelimesiyle yer arasında sürekli bir irtibat olurken Nahl Sûresi 49 Âyetinde net bir şekilde yer ve gök dabbelerinden bahsedilmiştir.

Dabbe kelimesiyle metabolizmaları bize benzeyen yaratıkların kastedildiğini bir kere daha hatırlatarak ilgili Âyeti aktaralım: "Göklerde ve yerde mevcut bütün dabbeler ve melekler, hiç büyüklenmeden Allah'a secde ederler." Burada dabbenin gök denince hemen akla gelen meleklerden ayrı tutulduğuna hasseten dikkat etmek gerekir. Yani onun emrine uyarlar.

Özellikle dikkat çekilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir: Birincisi Dabbe kelimesiyle metabolizması bize benzeyen, daha doğrusu elemantal canlı yaratıklar zikredilmektedir. İkincisi, ilk iki Âyette dabbe kelimesi dünya ile sınırlı tutulduğuna hasseten dikkat etmek gerekir. Yani onun emrine uyarlar.

Özellikle dikkat çekilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir: Birincisi Dabbe kelimesiyle metabolizması bize benzeyen, daha doğrusu elemantel canlı yaratıklar zikredilmektedir. İkincisi, ilk iki Âyette dabbe kelimesi dünya ile sınırlı tutulduğu halde bu Ayette "Gökteki Dabbelerden" yani uzaylı diye niteleyeceğimiz şuurlu, bilinçli, inisiyatif sahip yaratıklardan söz edilmektedir. Üçüncüsü Dabbe ile anlatılmak istenen canlıların meleklerden farklı olduğunun hasseten vurgulanmış olmasıdır.

Dördüncüsü, her topluluk gibi gök ve yer dabbelerinin de ilahi emirlere uymaktan başka çareleri olmadığı vurgulanır.

Casiye Sûresi(nin dört Âyeti de ilginçtir. Bu Âyette ise dabbe kelimesi, insanlardan ayrı tutulur ve şöyle buyurulur: " Sizin yaradılışınızda ve çoğaltılıp yaradılışınızda ve çoğaltıp yaydığı dabbeler de ibret almaşım bilenler için deliller vardır."

Tefsir alimleri Âyetinde metninde "yer" kelimesi geçmediği halde, bu çoğaltılıp yayılan yaratıkları yer ile irtibatlan-dırmışlardır. Oysa Âyette: "Ve fi halkikum ve ma yebussu min dabbetin" şeklindedir ki "Min" ile dabbeler içinde bir türe dikkat çekilir. Bu türün "İnsan" kelimesiyle birlikte anılması da ona benzerliği ihtar eder. Aslında Âyette insan kelimesi de geçmemektedir. "Haüakum" kelimesindeki kum zamiri doğrudan insana baktığı ve çokluk ifade ettiği halde Dabbe kelimesinin min ile tahsis edümesi ve nekre (belirsiz) olarak kullanılması ister istemez bizi bilinmeyen bir türe yönlendiriyor. Yebussu kelimesi ilede bu varlığın seri bir şekilde çoğalıp yayılabildiğine dikkat çekilir.

O zaman bu dabbe konusunu özetlersek, uzayda insan formahnda bizim gibi canlıların olduğu, bunların yüksek zekâya sahip olduklarını, Allah'ın onları da koruyup gözetlediğini ve onlarmda Allah'ın emir ve yasaklarına uyduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizim atalarımızın başka gezegenlerde de olabileceği gerçeği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Büyük yaratıcı için bizim gibi dünyalar yaratmak, hatta yaratılan bu dünyalara bizden daha iyi ve akıllı varlıklar, insanlar koyması da mantıklı olmuyor mu? Bunun kararını okuyucuya bırakıyorum.

METİN ALİ BEKLAN'IN TÜRKLER VE UZAYLI ATALARI KİTABINDAN ALINMIŞTIR.

TÜRKLER VE UZAYLI ATALARI 16 SAYFAYI OKUMAK İÇİN TIKLA 

 

 

Google



 

GİYCEM
 

 

 

160 x 600 Low Cost Flight

 

 

 

haberler haberler

 


Günün Fırsatı

Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam162
Toplam Ziyaret642542
Anlık
Yarın
11° 5°
AlışSatış
Dolar2.22022.2291
Euro2.76482.7759