Verification: 57f608bc27c3fbc6

BİZLER CUMHURİYET DELİSİYİZ!!! BİZE HERGÜN BAYRAM.....

Zanox satış ortaklığı HTML kodunun [LE269] BAŞLANGICI [LB269]

 


Günün Fırsatı

GİYCEM
Zanox satış ortaklığı HTML kodunun [LE269] BAŞLANGICI [LB269]

GEÇMİŞ UYGARLIKLARDA KALP NAKLİ AMELİYATLARI

 

Forex ile paranızı değerlendirin

 

 

GEÇMİŞ UYGARLIKLARDA KALP NAKLİ AMELİYATLARI

Dünya'da ilk defa kalp nakli ameliyatını Güney Afrikalı Doktor Cristian Barnard'ın yaptığı biliniyor. Oysa gerçek böyle değildir. Atalarımızın binlerce yıl önce kalp nakli ameliyatları yapmışlardır.

Pithecanthropus ya da Neanderthal adamı çağlarında insanlar kalp operasyonları yapmaktaydılar. Bugün Modern Tarihin yarı maymun yaratıklar olarak kabul ettikleri o eski zaman insanları insan vücudunun bir çok sırlarını bilen kişilerdi.

1969 yılında Rus bilginlerinden Profesör Leonidov Marmacacan, Ortaasya'da yaptığı araştırmalarda eski bir mezar buldu. Mezar oldukça genişti ve içinde otuz kadar iskelet vardı. Sonradan yapılan Radyo-Karbon testi 60 bin yıllık bir tarih tesbit etmişti.

Profesör Marmacacan bulduğu iskeletlerden bazılarının göğüs kemiklerinde acayip izler gördü. 60.000 yıllık atalarımızın kemikleri, incelenmek üzere Türkmenistan Antroloji Enstitüsü'ne gönderildi. Enstitü'nün Kasım 1969 tarihli raporunda şunlar vardı:

"İskeletlerden sekiz tanesinin göğüsleri sağlıklarında açılmıştır. Sol taraftaki kaburga kemiklerin de iyileşmiş yara izlerine rastlanmıştır. Kesilen kemiğin yakınındaki bölgelerde kemik dokusu porozitesinin (mesamatının) fazla oluşundan, operasyonun hastalar canlı iken yapılmış olduğu belli olmaktadır."

Mustafa Kemal'in dediği gibi Ortaasya'nın altı gerçekten de doludur. Bunun anlamı da Asya dan büyük uygarlıklar gelip geçmiştir. Buna benzer başka iskeletler Avrupa Kıtası'nda da bulunmuştur. Fransa'da Eyzies'te bulunan Paleolitik devirden kalma bir kadın iskeletinde kaburgalar kalp hizasından kesilmiş, sonradan tekrar yerine konmuştur. Kesilmiş olan yerler açıkça bellidir.

Mısırlılar'da Kalp ameliyatlarını bilen insanlardı. İskenderiye Kütüphanesi'nde bulunan eski bir Mısır Papirüsü, bir Mısırlı komutanın geçirdiği kalp nakli hikâyesini anlatır.

Saray Muhafız Kumandanı kalbine yediği bir mızrakla ağır yaralanmıştır. Firavun tarafından himaye edilmekte olan bu komutanın kurtarılması için saray hekimi yaralıya müdahale etmiştir. Durumu ümitsiz gören hekim kumandanın kalbini bir Apis Öküzünün kalbiyle değiştirmiştir.

Papirüsler yapılan operasyonu detaylı olarak anlatmaktadır. Firavun'un Ceser olduğu anlaşılmaktadır ki, Üçüncü Mısır Firavun Sülalesine mensuptur. Bu'da 5000 yıllık bir geçmişi işaret etmektedir.

AZTEKLER MU KITASINDAN MI GELDİLER

Orta ve Güney Amerika Medeniyetleri ile 16'ncı yüzyılda karşılaşan Avrupalılar gördükleri şehirler ve piramitler karşısında şaşırıp kalmışlardı. Kendi ülkelerinde bile o devirlerde böyle eserler yoktu. Bunların nasıl yapıldıklarını araştırmaktan çok istedikleri tek şey altındı, onun için de büyük katliamlar yaptılar. Aztek, Toltek, Zapotek, Ölmek, Inka ve Maya Uygarlıklarını ortadan kaldırdılar.

Ele geçirdikleri bilgileri, tabletleri, heykelleri ve önemli olan bir çok şeyi tahrip ettiler. Günümüze çok az şey gelebildi. Bunların başında büyük şehirler ve piramitler gelmektedir.

Meksika'da eskiler inanılmayacak derecede ileri uygarlık seviyelerine ulaşmış zamanımıza kadar kalan eserler bıraktılar. Toltekler Amerika kıtasının en muazzam eserlerini inşa etmişlerdir. Mesela Teotihuakan ve Şolula Şehri piramitleri Mısır'daki Keops Piramidi'nin iki misli büyüklüğünde idiler.

Güneş Piramidi bir milyon ton ağırlığındadır. Birbiri üzerine beş taraça halinde yapılmıştır. En üstte bir zamanlar Güneş Tapınağı bulunuyordu. Bugün tapmaktan eser yoktur. Şimdiki hat' ile bile yükseldiği 63 metredir. Bu dev pira mitin bulunduğu şehrin eski adı bilinmemektedir. Aztekçe olan Teotihuakan "İnsanın Tanrı olacağı yer" anlamına gelmektedir.

İspanyolların istilası sırasında fazla direnmeyen Aztekler, o zamanlar dahi işgalcilerin sorularını cevaplandıramamış, bu dev piramitleri kimlerin inşa etmiş olduklarını söyleyememişlerdir. Çevrede bulunan harabelerde Mamutlara benzeyen Fil Resimleri ve yeraltından çıkartılan diluvial (Tufan çağına ait) hayvan iskeletleri, bu piramitleri yapan insanların "Altın Uygarlık" çağlarını tarih öncesi devirlerde yaşadıklarını ispatlar gibidir. Mayalar bu ileri uygarlığın gerçek varisleri olmuşlardır.

Maya'lar Astronomi'de matematik biliminin yanısıra tıp, eczacılıkta, fizik ve kimya da hayret verici ilerlemeler kaydetmişlerdir. Kendi çağlarında yapmış oldukları gözlemevleri 18'nci yüzyıldaki Paris gözlemevinden daha mükemmel, beyin ameliyatlarında aldıkları sonuçlara bugünkü tıp ancak erişebilmektedir.

Mu Kıtası'ndaki Atalarımızın kontrolü altında tuttuğu Meksika'da ki bu topraklarda büyük şehirler kurarak, uygarlığın sınırlarını geniş tutmuşlardır. Teotibuakan kelimesindeki "Teo" kökü Latince "Deus" ve Yunanca "Teos"a benzemektedir. "Teos" ve "Deus"un ortak anlamı ise Tanrı'dır.

Dikkat edilirse HUAKAN sözü de bizim çocuklarımıza isim olarak verdiğimiz HAKAN'a ne kadar benziyor değil mi? Türkler arasında Hakan sözünün anlamı ise bilindiği gibi onları yöneten en büyük kişinin ismine eklenen bir unvandır. O zaman İnka ve Maya Uygarlıklarını esrarengiz üçüncü bir medeniyetten geldikleri teorisi de bilim çevrelerinde kabul edilmektedir. Bu uygarlık da Mu'dur.

İnka ve Maya operatörleri, tam anlamıyla bilimsel bir pratiğe sahip bulunuyorlardı. Ustalıkla en zor beyin ameliyatlarını başarabiliyorlardı.

Trefinasyon adı verilen bu beyin ameliyatı, kafatasında belirli bir yerde dört köşe veya yuvarlak bir kapak açılması, beyin üzerinde gereken operasyonun yapılmasından sonra yeniden kapatılmasından ibarettir.Kafatasının bilhassa tepe kısmında ağrı duymayan bir bölge bulunduğundan birkaç saat kadar süren ameliyat sırasında hastaya herhangi bir uyuşturucu madde vermeye lüzum yoktur.

Peru'da Paleotik devirden kalma bazı insan iskeletlerinin kafataslarında böyle ameliyat izlerine rastlanmıştır. Bu ameliyatların hasta ölmeden yapılmış olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. İskeletlerin incelenmesinden, yara yerinde yeni kemik dokularının oluştuğu ve yara yerinin kaynamış olduğu görülmektedir. Eğer ameliyat ölü bir insanın kafatasına yapılmış olsaydı, şüphesiz ameliyattan sonra yeni kemik dokuları meydana gelmeyecekti.

12.000 yıl kadar önce, tarihçilerimizin çekinmeden Mağara Devri insanı dedikleri insanlar, bu ameliyatlar sırasında çok pratik fakat bilimsel bir ışından da faydalanıyorlardı. Bu ışın Kuyos adındaki bir tür böceğin yaydığı ışınlardı. Tırtıl biçiminde olan bu böcekler bir çeşit "X" ışını yayarlar. Bu yeşil renkli ışınların bünyeye hiç hiçbir zararı yoktur. (Kuyos fosforlu bir tırtıldır. Orman ve bahçe tırtılı halinde iki cinstir. Bahçe Tırtılının yaydığı ışın süreklidir)

Böceklerin boyları 4-6 cm kadardır. İnka ve Maya bilginleri elde ettikleri bu ışınlarla insanların iç dokularını görebiliyorlardı. Zira bu ışının şimdi kullandığımız röntgen ışınında hiçbir farkı yoktur. Hatta özel bir cihaz içinde on adet tırtıl muhafaza edilerek, geceleri 60 metre uzaktaki cisimleri aydınlatmak mümkün oluyordu. Bu, ufak hazneli uzun boyunlu, ibriğe benzer bir alettir. Boyun kısmı içinde iki elmas taş vardır. Taşlar ışını iletmeye yarar. Som altından yapılmış böyle aletler bulunmuştur.

(*) (Time-Life Yayınları: İnsan Vücudu)

Asya Kıtası'nda da en eski çağlarda yapılmış önemli ameliyatların izlerine rastlanmıştır. Hazar Denizi kıyılarındaki Dağıstan'da ve Filistin çevrelerinde milattan yüzyıllarca öncesine ait mezarlarda bulunan iskeletlerin kafataslarında trefinasyon izleri vardır. Bu ameliyatlarda ayrıca koterizasyon (yakarak mikroptan temizleme) işlemlerine ait izlere de rastlanmıştır. Koterizasyon zamanımızda da tatbik olunan bir cerrahi tekniktir.

Atalarımızın yüksek bir medeniyete sahip olduğunu gösteren bu deliller gözden uzak tutuluyor ve bizlerin kabile hayatından gelenler olduğunu savunan Batılı Bilim Adamları dünyaya medeniyetin sadece Avrupa'dan yayıldığını ileri sürüyorlar. Bunu kabul etmiyorum. O zaman göç eden ve kabile hayatı yaşayan atalarımızın tarihte insanlığın gelişimine ve uygarlığa katkıda bulunmadığı düşüncesi ortaya çıkar. Bunu reddetmek zorundayız.

OSİRİS OLAYI NEDİR

Mısır inançlarında en önemli yeri işgal eden tanrılardan biri olarak geçen Osiris, Mısırlıların hem en eski Tanrısı hem de tarihleri boyunca önemini hiç yitirmemiş olan bir ilâhıdır. Osiris aslında bir insandır ve ermiş bir bilgindir. Mu ülkesinde eğitim görmüştür. Biri Himalayalarda diğeri TEB şehrinde bulunan iki mabeddeki duvar yazılarından Osiris'in Atlantis'de doğmuş olduğunu ve Mu da bir Naacal medresesinde din ve kainat kudretlerine dair bilimler tahsil ederek öğretmen payesini kazandığı, sonra memleketine döndüğünü öğreniyoruz. Osiris Atlantis uygarlığı mahvolmadan önce Mısır'a geçmiş ve sonuna kadar orada yaşamıştır.

Konuya biraz mantıklı yönden baktığımızda ortaya ilginç sonuçlar çıkmaktadır: Mu Uygarlığı M.Ö on bin de doğal bir afet ile yok oldu. Osiris'in orada eğitim gördüğünü son dönem olarak ele alabiliriz. Mu Kıtası batmadan önce Osiris, Atlantis'e geri döndü arkasından felâket oldu. Atlantis'in bir bölümü de battı. Kalan adalar üzerinde Atlantis uygarlığını devam ettirirken, Osiris'te hayatını ve öğretisini halka sunmuş olur. Son ada battığında ise Osiris'in Mısır'a geçtiği kabul ediliyor. Orada büyük bir uygarlık kurmuş olduğu iddia ediliyor.

Burada şöyle bir nokta var. Mısır Uygarlığı tarih sahnesine M.Ö 4000'ler de ortaya çıktı, o zaman Osiris'in altı bin yaşında yaşayan bir insan olması gerekmiyor mu?

Bir insan altı bin yıl nasıl yaşar? Çünkü Osiris'i Mısır'ın kurucusu gibi gösterilirken, aradaki tarihler atlanıyor. Bana göre Atlantis'te yaşayan Bilgi Kişi Osiris ile Mısır'da yaşayan Osiris aynı kişi olamaz, ayrı kişiler olmalılar.

Altı Bin yıllık bir sürede insanın yaşaması mümkün olmadığına göre, Mısır'da ortaya çıkan Osiris ise tamamen başka bir kişidir. Bu görüşümü destekleyen gelişmeleri anlatayım:

"Osiris adı aslında Mısır dilinde Usir olan Tanrının adının Yunanca'ya uydurulmuş şeklidir. Osiris Yunanlılar tarafından Dionysos ve Hades ile bir tutulmuştur. Osiris güzel yüzlü, koyu tenli ve insanlardan daha uzun resmedilmişti.

Osiris tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri ilkel hayat süren Mısırlıları uygarlaştırmak olmuştur. Osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı, toprağı işlemeyi, buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi, ekmek, şarap ve bira yapmayı öğretmiştir. Ayrıca ilkel Mısırlılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve Tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenler düzenleyen de o'dur. Hatta ikili flütü de ilk Osiris yapmıştır.

Louvre Müzesi'nde bulunan Amennos Steli'ne göre bolluk ve bereket getiren bir doğa Tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris doğal kaynaklara hükmetmekte, onunla birlikte rüzgârlar esmekte, ekinler yeşermekte ve hayvanlar yetişmektedir.

Osiris Mısır'ın uygarlaştınlmasını tamamladıktan sonra, bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir Tahtı kardeşi ve aynı zamanda karısı olan Isis'e bırakır ve yanında veziri Thot, Anubis ve Ofois ile birlikte sefere çıkar. Uzun süre dünyanın uygarlaşması için çalışır.

Mu'da eğitim gören ve Atlantis'e dönen Osiris ile Mısır'da ortaya çıkan Osiris aynı kişiler olamaz. Çünkü arada altı bin yıllık bir süre vardır. Atlantis'li Osiris tek Tanrı inancını ve dinini savunmuştur. Mısır'lı Osiris ise çok Tanrılı bir inancı savunarak, tapınaklar inşa etmiştir. Atlantis'li Osiris'in evlendiği ve ölümünden sonra onun izinden oğlunun gittiği biliniyor. Mısır'lı Osiris ise geleneklere göre kız kardeşi İsis ile evlenmiştir. Osiris ismi kavram karmaşasına neden olmuştur. Mu ve Atlantis Kıtaları battıktan binlerce yıl sonra Mısır Uygarlığı bir anda Nil'in çevresinde doğmuştur. İkisinin sadece bir isim benzerliği olduğunu görürüz. Sadece ortak yanlan bilge birer kişi olmalarıdır.

Osiris ve kız kardeşi Kraliçe Isis'in başlarından geçen olaylar Yunan Efsanelerindeki olaylara çok benzemektedir. Bu da bize Mısır bilgilerinin, Yunan Kaynaklarından geçerek bize gelmesinden doğar. Çünkü Mu'nun batışı ile Mısırlıların tarihte yer aldıkları süreç birde bu açıdan incelenmelidir. Araştırmacıların kabul ettiğine göre Atlantis, Mu'dan sonra battı. Oradan kurtulan bilge kişiler Mısır'a geldi. O bölgede yaşayan halkı ilkel buldular. Onları eğiterek Mısır Uygarlığını oluşturdular. Bu görüşe katılıyorum ama bunu Mu kökenli Osiris'in yaptığını düşünmüyorum.

Mısır tarihinde iki isim tek Tanrı inancını yaymak için firavunlarla mücadele etmişlerdir. Birincisi Yusuf Peygamber, ikincisi ise Hazreti Musa'dır. İkisinin karşısına Rahipler sınıfı da çıkarak kendi düzenlerinin bozulmasını istemedikleri için Firavunu desteklemişlerdir. Rahipler Çok Tanrılı sistemi savunuyorlardı. Eğer tek Tanrı inancını kabul etselerdi, büyük bir korku ve güçle yönettikleri halk karşısında karizmaları kalmazdı.

• Osiris'in sonraki olayları, artık bir insanın başarabileceği şeyler olmaktan çıkar ve Yunan Tanrıları'nın yaptıkları şeylerin sınıfına girer, destansı bir hal alır. Mu ve Mısır'lı Osiris olayını bir de bu yönden yorumlamak gerektiği kanaatindeyim.

BAAVİ GEZEGENİNDEN GELENLER ASYA'YA İNDİLER

1965 yılında Tsum-Um -Nui adındaki bir Çinli Arkeoloji Profesörü Pekin de bir yazı yayınladı. Başlığı şuydu: "12.000 yıl önce dünyamıza gelen uzay gemileri."

1940'lı yıllarda Tibet-Çin sınırında bulunan Bayan Kara Ula mağaralarında bir çok yuvarlak, düz yazılı tabletler bulundu. Bu tabletlerin yanında iskeletler de vardı. İskeletler ırk özellikleri bakımından "Dünyamızda mevcut hiçbir ırka benzemiyordu." Yapılan incelemeler sonunda, buluntuların 14.000 yıllık bir geçmişi olduğu tespit edildi.

Çinli bilgin çalışmalarını genişletti ve hayret verici sonuçlara ulaştı. Bayan Kara Ula Mağaralarında bulunan plâkaların sayısı 716'ya ulaşmıştı. Bunlar ortaları delik, spiral çizgilerle işlenmiş taş levhalardı. Günümüz tekniğinde kullanılan Mikrosilyon'a benziyorlardı. Pekin Tarih Akademisinde büyük bir sabırla incelenen bu levhalar nihayet sırlarını ele verdiler. Fakat Çin Hükümeti Akademi'nin buluşunu gizli tuttu. Varılan sonuçlar hakkında ancak çok küçük bir takım bilgi kırıntıları dışarıya sızdırıldı.

Anlaşıldığına göre bu levhalar gezegenlerarası seyahatten söz ediyordu. Tercümeleri profesör Tsum -Um-Nai tarafından yapılmıştı. Hükümetinin izniyle ancak aşağıdaki kısa bilgiyi dünyaya duyurdu:

"Baavlılar gemileriyle gökten indiler. On kere güneş doğana kadar, erkekler, kadınlar ve çocuklar mağaralarda saklandılar. Nihayet, gökten gelenlerin barışsever, iyi insanlar olduklarını anladılar. Böylece Baavlılar'a yaklaşabildiler. Baavlılar geri dönemediler. Gemileri artık o güçte değildi. Belki de iniş sırasında hasara uğramıştı. Burada o gücü bulamadılar, yani yakıtları bitmişti. Ve buralara yerleştiler..."

Tabletlerin her birinde yedi defa KHAN (HAN) kelimesi vardı. Profesör bu kelimenin uzay gemisi anlamma geldiğini söylüyor. Çin Bilginleri, plâkalar üzerinde yapmış oldukları incelemelerde maden ve kobalt karışımına rastladılar. Plâkalar Ossilograf'tan geçirildiği zaman hayret verici yüksek titreşimler meydana gelmişti.

Bunlar 14 bin yıl önce dünyamıza gelenlerin bıraktığı mesajlardı. Bugün Çinliler bu plâkaların içindeki tüm bilgilere aradan geçen uzun sürede ulaşmış olabilirler. Fakat bunu açıklamadıkları için ne olduğunu bilmiyoruz. Ama büyük bir ihtimalle Baavi Gezegeninden oradaki uygarlıktan bahsediyor olabilir. Ayrıca Uzay Gemisi ile bilgiler de yer alıyor olmalı. Yalnız başka bir yıldız sisteminden gelmiş olacaklarını düşünüyorum. Sonraki yıllarda Dünya Gezegeninde mahsur kalan Baavlılar kurtarıldı mı, kurtarılmadı mı bilinmiyor. Fakat bizim atalarımıza yardımcı olduklarını da düşünebiliriz. Şunu da unutmayalım. Gelenlerin hepsi dünyanın havasına uyum sağlayabiliyorlar. Ve günümüzdeki UFO olayları ile aralarındaki benzerlik aynı diyebiliriz.

Paris'teki Louvre Müzesinde bulunan çok eski bir Lhassa kaydı Baaviler hakkında bize ilginç bilgiler vermektedir.

Onların dünyası dünyamızdan 4.3 ışık yılı uzaklıkta bulunan Proxima Centaurus yıldızı sistemine bağlıydı. Baalki denen bu sistem, birkaç yıldızdan teşekkül etmektedir. Bu yıldızlardan Proxima çevresinde uydu halinde bulunan Alpha Centaure A ve Alpha Centaure B üzerinde durmak gerekir. B, A'dan daha parlak görünür, aynı zamanda daha da büyüktür. Baavi gezegeni Proxima çevresini 311 gün 27 saat 12 dakika ve 57 saniyede döner. Bu yıldız dünyamızdan 1,5 kere daha küçüktür. Atmosferi dünyamızdakine benzer ve yaşamaya çok elverişlidir. Geceleri aydınlık geçer. Bu yüzden gezegene GÜNEŞİN OĞLU denmiştir ve halkına da Baavililer denir.


Günün Fırsatı

Oradan gelenler bizlere bir çok belgeler bıraktılar, bunlar özellikle:

1- VAİDORGLAR (Uzay Gemileri) bilimsel kurallar dinsel usuller.

2- Baavi Uygarlığı Kuralları.

3- Fizik ve Astronomi konularında ileri ve değişik kurallardı.

Baaviler zaman için TOLT birimini kullanırlar. 1 Tolt, 1 saniye 4/10'a eşittir. Saatlerinde üç gösterge bulunur: Akrep Yelkovan ve Nim. Bir gün Baavi zaman ölçüsüne göre 18 Serrkae'ye eşittir. Uzunluk ölçüsü birimi SYS'dir. Bu da metrik sisteme göre 42 cm'ye eşittir. Mısırda da bu birim kullanılırdı..

Baavi 700 milyon nüfusa sahiptir. Baavi de normal insanlardan başka bir de dev ırk yaşar. Bunlara YETİ denir. Yetilerin zekâsı az gelişmiştir. Beş yaşındaki çocuk gibidirler. Yumuşak başlıdırlar. Baavlılar'a hizmet ederler Gezegen halkının tabii olduğu kanunlardan yararlanamazlar. Halk ile cinsel ilişki kurmaları da yasaklanmıştır.

Baavlılar Vaidorg denen uzay gemilerinde önceleri fotonik enerji kullanırlardı. Sonradan İonik enerji kullanmaya başlamışlardır. Bir Vaidorg'un hızı saniyede 280.000 kilometreye erişebilir. (Işık hızından biraz eksik)

Bu bilgiler açık ve seçik bir şekilde bize Atalarımızla aralarında bağlantıları olduğunu göstermektedir. Mesela Himalaya Dağlarında görülen Kar Adamın adı da YETTdir o zaman bu YETI'nin bize, Baavi gezegeninden Dünyamıza getirildiğini söyleyebiliriz. İsmi bile aynı olduğuna göre doğru düşünüyoruz demektir.

Öte yandan Fenike Tarihinde "Baavlılar, Baalbek'de gemileri için bir alan inşa ettiler" diye yazmaktadır.

Gerçektende Lübnan'daki Baalbek harabeleri eski bir hava alanını andırır. Son zamanlarda Rus Bilginlerin yaptığı araştırmalarda blok taşlarda az da olsa bir miktar Radyoaktiviye rastlanmıştır. Şüphesiz, yer yüzünde harabelerde rastlanan en ağır taş, buradaki HACAR EL GUBL denen taştır. Bu taş bloku iki milyon kilogram ağırlıktadır. Bilim adamları Baalbek Harabelerine 15 bin yıllık bir geçmişi tanıyorlar.

O zaman teorimiz doğruluk kazanmaktadır. Baavililerle aramızda bir akrabalık söz konusu olabilmektedir. Bir gün uzay gemimiz olduğunda veya onlar bizimle temasa geçtiğinde onları yakından tanıma imkânı bulacağız.

Türkler'in Ataları Baavi Gezegeninden gelenlerle temasa geçtiler ve büyük bir uygarlığın temelini oluşturdular. Dünya' nın bir çok yerinde de büyük eserler bıraktılar. Dünya'nın Hakimi Türklerdi. Çünkü her yere medeniyet taşıyorlardı. İnsanlığın gelişmesine katkıda bulunuyorlardı.

GOBİ DENİZİNİN VENÜS'LÜ ZİYARETÇİLERİ

Ortaasya efsaneleri bizi sık sık Gobi çölüne götürür orada, çok eski bir zamanda Jeoloji'nin doğruladığı büyük bir deniz bulunmaktaymış. Bu denizde "Mavi gözlü ve Sarı saçlı beyaz insanların yaşadığı bir ada varmış. Bu insanlar gökten inmişler ve kendi uygarlıklarını yaymaya çalışmışlar. Bazı araştırmacılara göre işte bu insanlardan Mu halkı 75 bin yıl kadar önce çok yüksek bir düzeye erişmelerini sağlayacak kadar bilgiler almışlar."

Eski bir Hind Yazıtı şöyle anlatıyor, bu bilgi sahibi insanları. "Ulaşılmaz yüksekliklerden hızla inerken çıkardığı gökgürültüsü gibi sesi ve gökyüzünü ateş dilleriyle dolduran alevlere bürünmüş olarak, Ateşin Oğullarının arabası, Parlak yıldızdan gelen Alev Tanrılarının arabası göründü. Gobi Denizinin, yemyeşil ve göz kamaştırıcı, mis kokulu çiçeklerle örtülü Ak Adası üzerinde durdu."

Binlerce yıl önce Sanat Kumara adındaki bir kişinin Venüs'ten gezegenimize nasıl indiğini ve yanındakilerle birlikte insanların zekâsını nasıl uyandırdığını, onlara buğdayı ve atalarımıza hayatı kolaylaştıran daha bir çok şeyi nasıl öğrettiği yazıtta yer alıyor.

Arkeolog Harold Wilkins çok eski bir Hint Efsanesine göre de; "Büyük beyaz yıldızdan inmiş insanların (Bu Venüs gezegenidir) M.Ö 18 617 yılında Gobi Denizi adasında yerleştiğini, önce bir kale, sonra bir kent yaptıklarını ve adayı, yeraltı galerileriyle karaya bağladıklarını hatırlatmaktaydı. Gerçi tarih "Brahman Levhalan"na dayandırılmıştır.

Olaylar gerçekten şaşırtıcı ve başka pek çok öyküde yankısını buluyor.

Himalayalar'm eteklerinde Bohistan Mağaraları'nda, bir gök haritası ele geçirilmişti. Astronomlar, bu haritanın doğru olmakla birlikte bizim çizdiğimiz haritalara uymadığını fark ettiler. Bu haritada yıldızlar 13 bin yıl önceki konumlarında dizilmişlerdi. Resimde Dünya ile Venüs'ü bağlayan çizgiler özellikle dikkat çekiyordu. Bu harita, 1925'de Amerikan "National Geographic Magazine"de yayınlandı.

Buna benzer bir olay da 1778 yılında Paris Belediye Başkanı ve Fransa Krallık Astronomu olan Jean Sylvain Bauh'nin araştırmaları bilim dünyasında şok edici bir gelişme olarak algılandı. Misyonerlerin Hindistan'dan getirdikleri haritaları incelerken bilgin bu haritaların binlerce yıllık olması gerektiği sonucuna varmıştı. Haritalar Hindistan'da yapılmış olamazlardı çünkü oradan görülemeyecek yıldızları da kapsıyordu. Bailly yaptığı hesaplar sonucunda haritaların çizildiği noktayı saptayabildi. Burası bugünkü Gobi Çölü'nün uzandığı bölgeydi. Astronom çok haklı olarak bundan, Hintlilerin bu haritayı kendiliklerinden çok daha eski ve ileri bir uygarlıktan miras almış olmaları gerektiği sonucuna vardı. Uzaydan gelen ziyaretçilerin bu haritaları çizmiş olduğunu düşündü.

Ruslar, Ortaasya'da yaptıkları araştırmalarda binlerce ve binlerce yıl önce, uzay gemileriyle getirilmiş araç ve gereçlere bile rastladıklarını öne sürüyorlar. Türkistan ve Gobi Çölü'ndeki mağaralarda bulunmuş, seramikten ve camdan, yarımküre biçiminde, ucu içinde bir damla cıva bulunan koni, biçiminde garip araçlardır. Hiçbir bilim adamı bu araçları açıklayamamıştır.

M.Ö 669 -626 arasında hüküm süren, en büyük Asur Hükümdarı Assurbanipalin tufan öncesi belgeleri de kapsayan bir kitaplığı vardı. Bu tarihçilere hak vermemizi gerektiren, kralın bir gün bir grup bilgine söylediği sözler çok anlamlıdır. Kral şöyle diyor: "Çok çok eski zamanda orada aşağıda bugün duvarları bile yok olmuş bir çok güçlü kent yükseliyordu. Ama biz orada yaşayan halkların dilini biliyoruz, O dili levhalar üzerine kazınmış olarak muhafaza ediyoruz.

Tarihçi Gerard Heim'e göre ancak bir kısmı çevrilebilen bu levhalarda önemli bilimsel sırlar vardır. Bugün yalnız matematik veriler öğrenilebilmiştir ki bu kadarı bile bizleri yeterince şaşırtıyor. Karmaşık çarpma ve bölme tabloları, kare ve küp tabloları buna benzer başka şeyler gibi.

Tüm bu bilgiler batan Mu Kıtası'ndan gelmektedir. Mezopotamya uygarlıklarından bu bilgileri alan Yunanlılar kendileri bulmuş gibi kullanmışlar, Avrupa Medeniyeti'de onlardan alarak kullanmıştır. İkinci bilgi alış verişi ise İslâm Bilginleri'nin yazdıkları kitapları Ortaçağ da, Üniversitelerinde okutarak almalarıdır.

Sonuçta Batı medeniyetinin kökleri, Doğu Medeniyetine dayanmaktadır. Bir örnekle devam edelim; 1962'de Bağdat yakınlarında, Tel Dibae'de arkeologların bulduğu bir levha, bu söylentileri açık bir biçimde doğruluyor. Bu levhada Sisamlı bilge ve matematikçinin dünyaya gelmesinden en aşağı 1500 yü önce Babilliler tarafından kazılmış olan Pitagor teoremi bulunmaktadır.

Günümüzden binlerce yıl önce yaşayan insanların modern kıyafetlerle Avrupa'ya yaptıkları geziler sırasında bu insanları gören ilkel insanlar onları mağara duvarlarına çizdiler. Tıpkı Glozel toprağının altında uyuduğu gibi: Fransa'da Vichy'nin güneyinde küçük bir köydür ve 1924'de tümüyle bir rastlantı sonucu, 10 ile 15 bin yıl öncesinden kaldığı sanılan tuğlalar, üzeri kazılı levhacıklar, iki küçük kadeh, iki küçük balta ve kimi yazılar bulunmuştur. Daha sonra da bu bölgenin tarihçesi hazineler yatağı olduğu bilginlere çok sayıda taştan araçlar, üzeri yazılı ve resimli başka taşlar, uzay miğferleri içinde insan başlarını andırır çok garip vazolar armağan eden bir bölge olmuştur. O kadar ki bu vazolardan birine "Gezegenlerarası Yolcu" adı verilmiştir. Ayrıca, burada alfabenin 11 harfini yani C-H-I-J-K-L-OT-V-W-X harflerini kapsayan bir çizgi yazısıyla yazılmış çözümlenemeyen mesajların kazılı bulunduğu yüzü aşkın levhacık da ele geçirilmiştir..

Bilim adamları bu konuda yıllardır araştırmalar yapmalarına rağmen doyurucu bir açıklama getirememişlerdir.

Fransa'da 1937 yılında keşfedilen Lussac Le Chatue (Vienne) ilinde bulunan yazılar ve resimler gizemini hâlâ koruyor. Bu keşfi yapan arkeologlardan biri Stephane Lawoff şöyle diyor: "İnanılmaz şey 15 bin yıl önce kazılmış bu taşlar üzerindeki erkekler, kadınlar ve çocuklar, bizim gibi, ceket, pantolon, ayakkabı ve şapka giymişler."

1940 yılında Dordogne ilinde Lascaux mağaralarında bulunan duvar yazılarına da değinmeliyiz. Araştırmacı Loris Mannucci şunları yazıyor: "25 bin yıl öncesinin bu sanatı, çizgilerin kusursuzluğu, süjelerin hareketliliği, renklerin seçimi yönünden çok etkileyici. Renkler arasında en çok sarı, kırmızı ve siyah göze çarpıyor. Bu resimler tarih öncesine ilişkin pek çok kavramı ve teoriyi gözden geçirmeye zorluyor. Bunlar çeşitli dönemlerden kalma, bilginler hâlâ bunları yapanların, yerden birkaç metre yükseklikteki tavanı süslemek için hangi iskelelerden yararlandıklarını kendi kendilerine sormaktalar."

Lascaux'nun tek gizemi bu değil: Her zamanki aydınlanma meselesi bir yana, tarih öncesi sanatçıların, meydana gelen eserin zamanla bozulmasını hangi çareye başvurarak, ön-leyebildikleri de ayrı bir soru. Çünkü adı geçen araştırmacının belirttiği gibi: "Turistlerin nefes alıp vermeleri sonucu açığa çıkan karbon gazı daha şimdiden o güzelim resimleri bozmaya ve kimi noktalarda kayayı yerinden oynatmaya başlamışlar," şeklindedir yazıyor.

Bu resimler 15 bin yıl bozulmadan kalırken, ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra bozulmaya başlamaları dikkat çekici değil midir? Kullanılan boyanın cinsi ve teknolojisi, bu boyanın üretilmesi inşanı düşündürüyor.

Fransa'da bulunan mağara resimlerindeki figürler Asya'da bulunan resimlerle büyük bir benzerlik taşıyor. Bu Lascaux ustalarının Asya'dan ve Efsanevi kıta Mu'dan geldikleri bizim teorimizi destekleyen unsurlardan bir tanesidir. Bu resimleri ilkel mağara adamlarının yaptığını kesinlikle düşünemeyiz. Onlar da şüphesiz bir takım resimler çizdiler ama 15 bin yıl boyunca rengi solmadan kalabilecek resmin boyasını da keşfetmeleri imkânsızdır.

O zaman Asya veya Mu'dan gelen atalarımız teorisine, Uzaydaki bir gezegenden gelen ziyaretçileri de ekleyebiliriz. Aslında günümüzden 15 bin yıl öncesi yani MÖ'den 13 bin yıl tarihi, Mu ve onun kolonisi Uygur İmparatorluğu'nun en üst seviyeye çıktığı tarihtir. Dünya'nın kontrolü Mu'da yaşayan atalarımızdadır. O zaman onların Fransa'yı ziyaret ettiklerine inanabiliriz. Aynı yıllarda Asya'da yaşayan ve Sümerlilerin ataları olan insanlar Asya'nın Altay dağlarında yaşıyorlardı. Bir kraliyet yazıtında Sümerlilere verilen güç şöyle tarif ediliyor. "KRALLIK GÜCÜ BİZE GÖKLERDEN GELDİĞİ ZAMAN." O zaman daha önce yabancı bir bilim adamı'nın söylediği gibi Sümer medeniyetini uzaydan gelen büyük bir medeniyet kurdu, sözü doğrulanmış oluyor.

Yazıtta bu güç "Bize öğretileri veren, öğreten ve insanlık medeniyetini başlatan güç" olarak anlatılması bizim teorimizi destekleyen unsurlardan bir tanesidir.

Bir Maya Efsanesine göre, bilindiği gibi onlarla da akrabalığımız bulunuyor. Mayalar; Beyaz Tanrılar'dan bahsediyorlar. Efsane şöyle devam ediyor: "Beyaz Tanrılar hatırlanmayacak kadar eski zamanlarda doğudan gelmişler. Dev gibi yabancı gemileri denizden kıyıya yanaşmışlar, kuğu kanatlı gemiler ve sanki koca koca yılanlar sürat motorları, su üzerinden kayar gibiymiş bu gemilerin bordoları öylesine parlakmış. Gemiler kıyıya yanaştığında içlerinden beyaz tenli, mavi gözlü sarışın insanlar inmiş. Üzerlerinde önü açık, yuvarlak yakalı, geniş ve kısa kollu kara ipekten elbiseleri varmış. Bu yabancıların başında yılan biçiminde bir taş bulunuyormuş."

Bu efsane bize Mu'dan kurtulanların kendilerine yeni topraklar araması ve medeniyet kurma çabalarını göstermektedir.

 

METİN, ALİ BEKTAN''IN TÜRKLER VE UZAYLI ATALARI KİTABINDAN ALINMIŞTIR.

 

 

Google


Yorumlar - Yorum Yaz


 

GİYCEM
 

 

 

160 x 600 Low Cost Flight

 

 

 

haberler haberler

 


Günün Fırsatı

Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam228
Toplam Ziyaret599489
Anlık
Yarın
15° 21° 11°
AlışSatış
Dolar2.12842.1322
Euro2.94112.9464